Hayatınızın büyük ekranda oynanmasını izlemek tuhaf bir duygu, ancak ABD’deki TikTok’u yasaklama çevresindeki yüksek riskli hikâyeyi anlatan yeni bir belgesel olan TikTok Never Dies‘e (TikTok Asla Ölmez) ön izleme fırsatı bulduğumda tam da böyle hissettim. Aslında filmde yer almıyorum, ancak bir Çin teknoloji muhabiri olarak, ABD Başkanı Donald Trump’ın Ağustos 2020’de TikTok’u engelleme tehdidinde bulunmasından Ocak 2026’da uygulamanın ABD operasyonlarının satışını masaya yatırmasına kadar, belgeselin ele aldığı bu maceranın her dönemeşini yakından takip ettim. Emmy ödüllü belgesel yapımcısı Hao Wu’nun yönettiği film, Perşembe günü Tribeca Film Festivali’nde prömiyer yapacak. Film, 90 dakika içinde altı yılı, kaderleri bu video uygulamasının geleceğiyle derinden iç içe geçmiş TikTok içerik üreticilerinin gözünden aktarıyor.
Eski Başkan Joe Biden’ın 2024 yılında ByteDance’i TikTok’u satmaya veya ABD’de yasakla karşı karşıya kalmaya zorlayan bir yasayı imzalamasının ardından şirket hükümete dava açtı. Ayrıca, savaşa tanınabilir yüzler ve isimler koymak için sekiz TikTok içerik üreticisini paralel bir davaya dahil etti. Wu, bu dramanın bir belgesel için mükemmel bir hikâye çizgisi olacağını sezerek, davaya karışan tüm influencer’lara hemen ulaşmayı başardı ve sonunda Steven King, Chloe Sexton ve Topher Townsend olmak üzere üçünü takip etmeye karar verdi. Her ne kadar hepsi aynı davanın aynı tarafında olsalar da, birbirlerinden oldukça farklılar ve TikTok’u kullanan 200 milyondan fazla Amerikalıdan oluşan çeşitli bir örneklemi temsil ediyorlar. Arizona, Tennessee ve Mississippi gibi ülkenin çok farklı bölgelerinden geliyorlar. Biri köklü bir Demokrat, diğeri yükselen bir Cumhuriyetçi influencer, üçüncüsü ise yalnızca komik, politik olmayan içerikler üretiyor. “Bir bakıma TikTok bizim için ilk eleme yaptı,” diyor Wu bir röportajda.
Wu’nun kamerası, 2025 yılında TikTok’un Biden’in yaklaşan yasağını protesto etmek amacıyla ABD’de kısa bir süreliğine karanlığa girdiği o gün de dahil olmak üzere önemli anlarda çalışıyordu. Film izleyicileri, uygulamanın Amerikalı kullanıcılar için tam olarak hangi saniyede ortadan kaybolduğunu ve influencer’ların anlık tepkilerini tanıklık ediyorlar. TikTok yasağının hikâyesi uzun ve dolandı. Kongre, Yüksek Mahkeme ve Beyaz Saray’dan geçerken sayısız tartışma ve mücadeleyi yaşadı. Uygulama, Trump’ın özel ilgisinden, Biden döneminde nadir bir iki partili uzlaşma noktasına, ardından Trump’ın güçlü şekilde karşı çıktığı bir konuma ve sonunda ABD-Çin ticaret savaşında bir pazarlık kozuna dönüştü. O zamanlar bir muhabir olarak bunu takip etmek yorucuydu ve sürekli dönemeşler, bu tüm maceranın ABD için ne anlama geldiği konusunda bir sonuç çıkarmayı imkânsız kılıyordu. Ancak Wu’nun belgeseli, bu çılgınlıktan sonunda bir anlam çıkarmayı başarıyor.
“Bir film yapımcısı olarak amacım, insanların o deneyime geri dönüp onu yeniden yaşamasını ve bu deneyimin neyi ortaya koyduğunu düşünmesini sağlamak,” diyor Wu. Wu, belgesel filmciliğe girişmeden önce Çin’in teknoloji sektöründe çalışmıştı. Önceki filmi People’s Republic of Desire (Arzular Cumhuriyeti), TikTok’un ve kısa form videonun ABD’deki başarısından önce gelen, o dönemde hızla büyüyen Çin canlı yayın sektörüne yakından bir bakış sunuyordu. Wu’nun kişisel ve profesyonel geçmişi nedeniyle, filmin TikTok’un Çin kökenlerini ayrıntılı bir şekilde ele alacağını bekliyordum, ancak öyle yapmıyor. Wu, bu kararı TikTok yasağının hikâyesinin Çin’den çok Amerikan hikâyesi olduğunu düşündüğü için aldığını söylüyor. Doğrusu, bu anlatı kısmen TikTok’un, Wu’nun şirkete sürekli ulaşma girişimlerine rağmen yapım süreci boyunca erişim sağlamaması gerçeğiyle şekillendi.
“Film, Amerikalıların, farklı türde Amerikalıların, bu konuda birbirleriyle nasıl tartıştığını gösteriyor. Bu gerçekten TikTok’un ne yaptığı veya ne yapmadığı hakkında değil. Bu, Amerikalıların TikTok’un ne yaptığını veya ne yapmadığını nasıl algıladığı hakkında,” diyor Wu. TikTok’un Çin mülkiyeti onu başlangıçta bir politik dışlanmışlık nesnesi yapsa da, ABD hükümeti mahkemede uygulamanın somut bir zarar oluşturduğunu asla kanıtlamaya çalışmadı. Mahkemeler, ulusal güvenliği koruma ile ifade özgürlüğü hakkını dengeleme konusuna çok daha fazla önem vermiş gibi göründü. Birçok açıdan TikTok, ABD’deki farklı grupların sosyal medya, çocuk güvenliği, dezenformasyon ve aşırılık hakkındaki kaygılarını yansıtmak için yalnızca bir araç (çok iyi bir araç) haline geldi.
Wu, TikTok belgeselini yapmaya karar verdiğinde, bunun Harvard ve olumlu ayrımcılık davasıyla ilgili önceki filmlerinden biri gibi yine ilkeli bir hukuk tartışması olacağını bekliyordu. Ancak TikTok hikâyesinin Yüksek Mahkeme kapanışının ardından Wu şöyle açıklıyor: “Şimdi hikâye ne diye düşünmeye başladım? Trump neden TikTok’u kurtarmak için bu kadar uğraştı ve bu süreçte siyasi sermayesinden bir kısım feda edip Cumhariyetçi müttefiklerinden bazılarını öfkelendirdi?” Filmin başkahramanlarından biri olan Sexton da benzer sorular soruyordu. Tek anne tarafından büyütülme deneyimlerinden ve hamileyken işten çıkarılmasından bahsederek bir takipçi kitlesi oluşturmuştu. TikTok’u ABD’de tutmak için dişiyle tırnağıyla savaştıktan sonra, onun en güçlü müttefiki gibi görünen şey, şiddetle karşı çıktığı bir siyasetçi olan Trump çıkmıştı. Belgeselin sonunda Sexton, bu mücadele karşısında nihilist bir tavır sergiliyor ve sonuçta önemli olanın yalnızca Washington siyaseti olup olmadığını sorguluyor. Wu, Chloe’nun bu fikir değişikliğini filme dahil etmesinin bilinçli bir tercih olduğunu söylüyor.
“Sosyal medya düzenlemesini bu kadar coşkuyla savunan insanlara bir uyarı iletmek için bu kelimeleri kullanmak isterim. Bunların arkasındaki kararların çoğu ya para kaygıları, güç kaygıları ya da siyasi kaygılar tarafından motive ediliyor,” diyor. “İnsanların, çevrimiçi ifade özgürlüğü veya fikirler piyasası idealini hâlâ nasıl taşımak istediğimizi gerçekten düşünmesini istiyorum. Bir bakıma, tüm bu tartışma boyunca bu ideallerden vazgeçiyoruz.
Yorum Yap